İMAM-I HÜSEYİN'in ŞEHİD EDİLDİĞİ GÜN

Ey müslümanlar!

İçinde yaşadığımız bu günler Muharrem ayıdır ve Muharrem ayı müslümanların sene başıdır.

Aynı zamanda bu günler: Hazret-i Peygamberin; öperek, severek, koklayarak omuzunda gezdirdiği torunu Cenab-ı Hüseyin’in ‘’Kerb ü bela’’ denilen mevki’de para mukabilinde şehid edildiği günlerdir.

Binaen’aleyh her sene başı; aynı zamanda müslümanların matemlerini tazelendiği günlerdir. 

Hadise şöyle olmuştur:

İmam-ı Hüseyin’e: (Yezid kasdedilerek) ‘’Bizi zalimin elinden kurtar’’ diye binlerce mektup yazılmıştı. 

Bu noktada bazı kimseler derler ki:

 ‘’Kendisine nasihat edildi,gitme dendi, niye gitdi?’’

Şunu çok iyi bilmek lazımdır ki: Ehl-i Beyt-i Nübüvvet, Al-i Aba, akılları ile değil, şuhudları ile iş görürler.

Levh-ı mahfuz: Kitabları, kalem-i a’la: Hadimleridir.

 Nitekim: Çağırıldığı yere gitmek üzere atına bindiği vakit: Muhterem kerimeleri Sükeyne, hemşiresi Hazret-i Zeyneb:

 ‘’Dedemize yapılanı biliyorsun, amcamıza yapılanı da biliyorsun, bizim boynumuzu büktürüceksin? Nereye gidiyorsun?’’ diye önüne geçmek istediklerin de Hazret-i Hüseyin, hızla atından indi, ikisini de kollarının arasına alıp: ‘’İleriye bakın!’’ dediği zaman, Kudret filmini çevirdi:

Hazret-i Sükeyne: ‘’Baba! Filmin çevrildi, seni parçalıyorlar’’ diye heyacanlanınca

Hazret-i Hüseyin:‘’Ben bunu görerek gidiyorum’’ diye cevap verdi:

Nihayet Cenab-ı Hüseyin davet edildiği ‘’Kerbela’’ mevkiine geldi fakat kendisine o mektupları yazıp davet edenlerin hepsi kaçmışlardı. Ufacık bir hizip olan Ehl-i Bey-tiyle meydanda kaldı. Çocuklar ‘’su’’ diyor, güller gibi soluyorlardı.

 

                             “Cihanın sahibinden bir içim su kıskanılmış aah!.. 

                               Fırat ağlar, Murad ağlar, zemin ü asüman ağlar… 

                              Ayak bastı o mel’un kalb-i gah-ı sırr-ı Kur’an'a 

                              Aliyy ü Fatıma, Peygamber-i ahir zaman ağlar,”

 

  Ok atılmazdan evvel İmam-ı Hüseyin, mini mini yavrusu kucağında olduğu halde:

  ‘’Beni siz çağırmadınızmı? Davet etmediniz mi? İçinizde hiç hacib yok mu? 

   Beni tanımıyor musunuz? Ben kimim? Hazret-i Fatıma’nın oğlu, peygamberinizin torunu değil miyim?

   Birinize bir tokat vurdum da intikamını mı almak istiyorsunuz?’’ dedi.

 

   Cevap: Evvela kucağındaki yavrusuna ok atarak düşürmek oldu.

   Bunun üzerine İmam-ı Hüseyin de mukabeleye başladı, önüne geleni seriyordu.

   Bu esnada kendisinin sırrına şöyle bir hitab-ı izze sadır oldu:

  ‘’Ey sevdiğimin sevgilisi! Ben senden şehadet bekliyorum, sen şecaat gösteriyorsun…’’

    Bu tecelli-i ma’na karşısında bir darbe ile düştü yere…

 

                              “Düştü Hüseyin atından sahra-yı Kerbela’ya, 

                                Cibril git haber ver Sultan-ı Enbiyaya.”

 

 Hazret-i Hüseyin’in vücud-i saadetinde yetmişüç darbe izi bulunmuştu…

 Hazret-i Hüseyin’i vurmaya gelenler ‘"’müslümanız’’" iddasıyla yaşıyorlar, namazda kılıyorlardı.

 Hadise esnasında birbirlerine:  ‘’Acele edin öğle namazı kazaya kalacak’’ diyorlardı.

 Ah şu madde yok mu? Şu cah… İnsanı çok şaşırtır… 

 Bu hadise, biz müslümanlar için çok büyük bir karadır. Allah kaldırsın.

 Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın bindiği zannedilen beyaz katırın nalını mücevher sanduka içinde saklarlar. Biz ise Resulüllah’ın çocuklarını    otuzbeş sene sonra parçaladık.

 Bugün de hususiyetle bu hadiseyi arzetmekten maksadım şudur: Günü gelince gönüllerimizin mahzun olması; bizim için vesile-i şefaat    olabilir.

 ‘’İslamda matem yok’’ denir. Mahzun olmak da mı yok? Kazık gibi bir din midir bu din?

  Haşa… Komşusunun birine bir felaket gelecek olsa, ayıp der, radyoyu kısarız.

 Ya...Peygamberin kucağında taşıdığı, bol bol öptüğü , hakkında tahsin edici bir çok cümleler söylediği, daha ötesi var mı? 

Dedesi: Ücretsiz, külfetsiz, minnetsiz beşeriyyeti zulmetden nura çıkaran Hz. Muhammed (S.A.V.),

babası: İmam-ı Ali, annesi: Hazret-i Fatıma olan o büyük zatın Kerbübela denilen mevki’de, yakınlarına: ‘’Beni bırakın, aranan benim, siz hepiniz gecenin karanlığından istifade ederek çekilin gidin’’ dediği, kısa bir müddet sonra da cam-ı şehadeti nuş etdiğ dakikalar, müteessir olur, bir nebze de olsa nefsani hazlarımızdan feragat edersek, şefaat olunmaklığımıza bir bahane olmaz mı acaba?..

Nasıl olmaz?..

İşte şu hadis-i şerif bu şefaatin bir delilidir:

Yarın hepimizin şah da olsak geda da olsak müsavat ile toplanacağımız bir yer var. İşte orada toplandığımız zaman arşın verasında oranın memuru olan bir münadi şöyle nida edecek. 

 “Ey ehli mevkıf ! Ey toplan kumandası ile toplananlar! Gözlerinizi kapayın bakalım Hz. Muhammed'in kızı Hz. Fatıma geçecek. 

Filhakika Hz. Fatıma İmam Hüseyin ile kanlı elbiselerini giymiş bir vaziyette geçecek. Arşta kendisine tahsis edilen makamı mahsusuna oturacak.

Sonra Cenabı Hak’ka-Allahım! Oğlum ile oğlumun katilleri arasındaki hükmünü ver diyecek.  

Hükmü ilahi verilecek. 

Cenabı Hak hükmünü verdikten sonra Hz. Fatıma (A.S) bizi unutmayarak 

Ki işin nezaketi inceliği de buradadır. 

-Ya Rabbi bizim müsibetimize gözünde nem gönlünde hüzün olanı bana bağışla diye niyaz edecek.  

Cenabı Hüda: 

-Derhal istediğin kadar buyuracak. 

Ey Müminler! 

İşte biz bu vesile ile olsun bağışlanırsak, bizim için en büyük bir lütuf değilmidir.? 

Ya Rabbi bu sözler hürmetine o anda arşın titrediği titreme bahşi için kalbi Muhammedinin Alemi arştan ne bekliyorsa o bekleme aşkı için bizi affeyle.

Habibinin habibi seninde mahbubun olan İmam Hüseyin’in parçalandığı gündeki sırra bürünerek huzur-ı sübhaninde şefaat olunmaklığımızı diliyoruz. Bizi boş çevirme. 

Ya Resulallah! Hikmeti: Ümmeti Muhammede ağlama kapısı açmak olan bu hadisenin hikmetinden bizi de nasibedar et de yakamızı kurtaralım Makamı Zilletten Makamı İzzete çıkalım.

 

MUHAMMED ŞEMSEDDİN YEŞİL HZ.

HUTBELERİM ESERİNDEN ALINTIDIR..